27 Ağustos 2015 Perşembe

Beyaz Adamın Ağustosu

Ağustos ayının ve Bodrum'daki yaşamının 1 senesinin sonuna gelmiş biri olarak konuşuyorum bugün!

Vay arkadaş hayat ne garip, ben bile Bodrumlu oldum sonunda...

Nasıl mı anladım?

İstanbul'da yaşadığım dönemlerde, Ağustos ayı geldiğinde annemle yaptığım konuşmaların üzerinden geçtim geçen gün.

"Anne nasıl oralar?
"Valla rezalet, yanıyor ortalık, kalabalıktan evden çıkmıyorum"
"Nasıl yaa? Denize gitsene..."
"Ayyy ne denizi. Evden çıkmıyorum, bir tek akşamüstü bahçeyi suluyorum"
"Yok artık sen de iyice şımarık oldun. 2 adım sonra deniz var ve girmiyor musun? Biz burada metrobüse binip, trafikte debelenelim, bir de akşam balkonsuz evimizde, karşı komşuyu seyrederek var olmaya çalışalım, sen orada cennette evden çıkma!!!"
"Ayy ben bilmem, ben Bodrum'un kışını seviyorum, bir an önce gelse de rahatlasak"

dıtdııtdııııttt ( telefonu annenin suratına kapatmak isteme efekti)

Bu diyalog yaklaşık olarak 7 sene boyunca kelimesi kelimesine aynı olup, her Ağustos ayında annemle düzenli yaptığım telefon görüşmelerinin zihinde kayıtlı halidir. Ben nöbetçi eczane tadında, İstanbul'u beklerken ve küçük pencereli Nişantaşı apartmanlarından birinin en üst katında sıcaktan ve programsızlıktan delirip "Ünzile acaba kaç koyun ediyor" diye hesaplamaya çalışırken yaşanmıştır.

(Aynı anda da annem, ortakentteki Dolunay adındaki müstakil evli, havuzlu ve eğlenceli sitesinde Ağustos ayından şikayet etmektedir.)

"Don't Judge Me Until You Wear My Shoes" diye bir anonim söz vardır yabancılarda. Anlamı "Benim ayakkabılarımı giymeden beni eleştirme" yani benim yaşadıklarımı yaşamadığın sürece ve aynı noktada olmadan sakın beni eleştirmeye kalkmadır.

Ne doğru lafmış!

Ben ne zamanki Bodrumlu oldum, kendimi dandik bir western filminde beyaz adamların istilasına uğramış topraklarını savunmaya çalışan kızılderili olarak buldum.

"Dur beyaz adam, hepimiz kardeşiz, doğa olmazsa hiçbirimiz olmayız"
"Nhhhahaaahh, sen ne bilirsin, çekil kenara, ben en pahalı balığı yiyip, pet şişe atacağım daha su boylarına"
"Yapma bak büyük ruh, ulu manitu,..."
"Ne ruhu ne manitusu, sen manitadan haber ver..."

Arkadaş meğerse bu Bodrum'da yaz kış yaşayaların bir bildikleri varmış. Kışın cennet olabilen o ender yerlerden biriymiş Bodrum; 1 haftalık tatilci kafasıyla anlamanın mümkün olmadığı, hele ki yaz insanıysan şiddetle karşı çıktığın bu olgunun anca buranın kışını yaşadığın zaman çatırdadığı yermiş.

Nasıl yaa? diyeceksniz

Öncelikle buraya yerleşen insan, geçmişinde ne kadar büyük şehir olursa olsun bir anda sahil kasabalısına dönüşüyormuş. Doğanın, ucuzluğun, konforun, basitliğin, yerelliğin tadını aldıktan sonra, eskiden gittiği beach clublar, pahalı restoranlar, barlar, oteller yerini akşamüstü bahçedeki ortancanın boyunu ölçmeye, makul mangallarla ev ortamında beslenip, insanlar çekildikten sonra suyla temas etmeye gidiyormuş.

Neden mi? Bütün mesele gelişen Tad Alma Duyusu!

Doğasına dönen insanın, kaliteli yaşama bir kere dilini sürdükten sonra whopper menü yemek istememesi gibi bir şey.

Ben de aynı sendromdan muzdarip biri olarak, geçtiğimiz ayı (şehirlilere şımarıklık olarak gelecek şekilde) , evimin üst katındaki klimalı odamda, bütün günümü geçirip, sadece akşam olduğunda bahçe sulamak için dışarı çıkıp, bütün tatilci arkadaşlarımdan gelen deniz ve bar tekliflerini uygun bir dille reddedip, neredeyse Bodrum'un düştüğü hale üzülerek geçirdim.

3 gün sonra gideceğini bildiği için denize poşet torba atan, bilmediği yollarda araba sollayıp, marc jacobs çantasıyla pazarda pazarlık yapıp, otoparklarda fiyatları artıran umarsız Beyaz Adam evine dönene kadar, biz Bodrumlular yükseklerde ateş yakıp, kışı bekliyor olacağız, bütün şehirlilere duyurulur!...














8 Ağustos 2015 Cumartesi

Büyük Göç

"Bilim ve sanat, takdir edilmediği yerden göç eder" demiş İbn-i Sina

Ahh keşke daha önce haberimiz olsaydı da göç edeydik sevgili ibn-i Sina.
Lakin bu aralar ülkede sanat ve bilim adına yapılan tek şey İstanbul'a Alaçatı'yı ya da Ankara'ya denizi götüren sitelerden ibaret.

Haa, yanlış anlama lütfen, benim diyen bilim adamı ya da sanatçı bunları yapamaz o ayrı.
Ama benim dediğim hani müzik, resim, heykel, çığır açan buluşlar, kansere tedavi, uzaya gitme çabası falan gibi klasik, bilinen işler...

Yani neredeyse bütün büyük düşünürlerin hem fikir olduğu o  'sanatlardaki başarıyla gelen uygarlık, yüksek insanlık halleri'nden falan bahsediyorum. Anla işte canım.


Ne bu atar şimdi? diye sorabilirsin

Hani anlatmıştım ya geçen yazımda, benim kardeş bir Oda Müziği Festivali (Eklisia Oda Müziği Festivali Gümüşlük) düzenliyor diye. İşte orada yaşadıklarımızdan dolayı hallendim herhalde gece gece.


Çellistanbul


Borusan Quartet


Camerata Smyrna & Kadir Sonuk


Camerata Smyrna

Şimdi ben bu konserlerde, kapıda bilet satışından ve sosyal medya tanıtımından sorumluyum.

Her akşam saat 21.30'da başlayan konserler için, 19.00 gibi mekana gidiyorum. Kardeşimden biletleri teslim alıp, yuvarlak küçük masamı kapı girişine yerleştiriyor, plastik sandalyemi ortalayıp, biletlerimi ve karanlıkta görmemi sağlayan masa fenerimi üzerine yerleştiriyorum. Bütün gece konser başlayana kadar bilet satıp, konser başladıktan sonra da kapı asayişini sağlayıp, sonradan girmeye (bilet almadan) çalışanları engellemeye çalışıyorum...

Eeee ne var bunda?

Yok canım bir şey! Sadece her akşam yaşanan diyaloglar, konserlerin doluluk oranları kalemimin ucunu sivriltmemi sağladı...

Gümüşlüğü bilirsin, hani Bodrum'un entellektüellerinin yaşamak için seçtiği, tarihte ilk kültür yerleşimlerinden biri olan bölge.

Biz de tam da bu özelliklerinden dolayı konserler için burayı seçtik. Daha önceki gözlemlerimizde burada takılan insanların;

- Balıkçılarda min 100TL - max 250TL hesap vermeleri
- Bir kadeh içkiye 35TL harcamaları
- Sohbetlerde felsefenin belini kırmaları
- Sanat söz konusu oldu mu, mangalı 2 kere küllendirmeleri
- Konser sensörlerinin açık olduğunu belirtmeleri

Bizi doğru lokasyonda olduğumuza inandırdı.

Ama gel gör ki burada da Milletvekili sendromu yaşanıyormuş. Olay cereyan edene kadarmış herşey!

Konserlerin yarısından çoğunu geride bıraktığımız şu günlerde, öğrendik ki;

- Eğer kurduğun sahneye sana göbek attırabilecek biri çıkmıyorsa, insanlar geri dönüyormuş
- 50TL bilet parası, balıkçıdaki hesaptan daha çok koyuyormuş
- 'Bir bakıp çıkıcaz' diye, bedavaya konser seyretme felsefesi varmış
- 'Bize de mi 50tl?'cilerin hala soyunu sürdürebildikleri kara parçasıymış Gümüşlük
- Konser sırasında mangal (gerçek anlamda) yakmaktan çekinmeyen mekan sahiplerinin yaşadığı masalsı bir yermiş.

Eee, durum bu olunca, senin de sözünü duyunca, bir sormak istedim:
"Nereye göç etsin bu sanat?


 P.s. Sayısı çok az olmakla birlikte, inanılmaz güzel bir sanatsever grubuyla da (yaş ortalaması 60) tanışmışlığımız oldu. İyi ki varlar!  












24 Temmuz 2015 Cuma

Sanat Aşkına!

"Sanatı baskı altında tutma girişimleri başarılı olamaz hiçbir zaman: Ne kadar bastırabilirsiniz ki oksijeni?" demiş Bernard Shaw

Biz de bastıramadık Memo'yu!

Beslenme şekli bizden farklı insanlar olduğunu ben ilk kez kardeşim ilkokula gittiğinde fark ettim.
Memo,  'uyumsuz' çocuklar kategorisine daha ilkokul birinci sınıfta, yüksek dereceden giriverdi. Dikkat bozukluğu, öğrenme azusundaki yokluk ve 'sınıfta olmamak' gibi şikayetlerin bir çoğuna her gün maruz kalan annemin, o dönem yaşadığı çıkmazı hayal etmek zor olmasa gerek.

"Bu çocukla ne yapacağım ben?"
"Meslek okuluna mı versek acaba?"

Konuşmalarının sık sık yapıldığı mutfak masasında bir gün yanıt geliverdi!

O dönem üvey babamız olan Suavi (şarkıcı), parmaklarını masaya vurarak ritm tuttuğu bir anda Memo'nun verdiği karşılıkla 'Evreka'yı (Yunanca Buldum anlamına gelir) basıverdi.

"Bu çocuğun müzik kulağı oldukça gelişmiş ve kesinlikle onu konservatuvara hazırlamalıyız" önerisinin ardından gelen günler hazırlık, piyano kursları ve sınav telaşıyla geçti.

Memo gerçekten de İzmir Dokuz Eylül Konservatuvarı'nın açtığı sınavda, 500 kişi arasından seçilen 2 flütçüden biri olarak, hayatının geri kalanına diğer bütün 'uyumsuzlar'la devam etme şansını yakaladı.

 Konservatuvar İlk yıl 

Benim çilemin başlangıç tarihi de tam olarak aynı zamana denk geliyor!

Aramızda 5 yaş olan kardeşim her gün evde Beethoven, Mozart, Stravinski gibi adamlarla takılırken ben de her 'Normal' ergen gibi Michael Jackson'ın Moon Walk'unu yaparak Kenan Doğulu'ya 'Sımsıkı sıkı sıkı' sarılmış bir halde odamı Rob Lowe posterleriyle donatıyordum.



Şimdi itiraf edin; "Hanginiz o yaşlarda klasik müzik dinleyip, kendinizden geçiyordunuz?"

Valla ben bir sabah kalkıp da" Aa aaa, bugün zevlerimi çok olgun ve kendimi çok sesli müziğe ait hissediyorum" demedim.

Baya baya evdeki iflah olmaz klasik müzik sevdalıları yüzünden kampa alınarak girdim bu işlere.
Önce yavaştan her cuma senfoni konserleri sonra opera derken bugün ılıman ve keyifli bir dinleyiciye evriliverdim.

"Bütün bunlardan bize ne?" diye sorabilirsiniz şimdi ...

"Valla ne yalan söyleyim size çok ihtiyacımız var!"

Bizim küçük fert, kulaklarını bütün ticari düşüncelere ve benim gibilerin önerilerine tıkayıp, "lallalalalallaa" diye bağırarak kendi hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvadı.

BİR ODA MÜZİĞİ FESTİVALİ!

Olacak şey mi sizce bu?

* Devlet, senfonileri kapatmaya çalışırken,
* 3000'den fazla klasik müziksever olmadığı rakamları eline ulaşmışken,
* Paran ve sponsorun yokken,

Bodrum'da Ağustos ayında rakıya alternatif olmak senin harcın mı Memo?

"Madem arkasındasın, sen de cevap ver bana Bernard Shaw!!!"

" Anlamsız değildir çılgınlık; Hatta ne kadar budalaca görünürse, o kadar mantıklı, ince, derin ve pırıltılıdır!!!"

-------

Günün sonunda geldiğimiz noktada; Türkiye ilk 'Açık Hava Oda Müziği Festivaline' hazırlanıyor.

Hem de Bodrum Gümüşlük'te bulunan ve Eklisia diye bilinen eski kilisenin tüyleri diken yapan, kaktüslü ve makili bahçesinden denize bakarak.


Eklisia Kilisesi Gümüşlük

Organizasyonu kim mi yapıyor?
Memo, annem ve ben (inşaat sektöründen sonra organizasyon işine el attığımızı fark etmiş olmalısınız:)

Sahnesi hazır olan Memo

Biletlerini Biletix sitesinden alabileceğiniz gibi, kapıdan da alabileceğiniz festivalin tarihi 1-13 Ağustos 2015 tarihlerinde.

İlk konser Memo'nun kendi Oda Müziği Grubu olan Camerata Smyrna ve onlara eşlik eden sufi dansçı Kadir Sonuk'la başlıyor.

Camerata Smyrna & Kadir Sonuk İsveç konseri 2014


Gelmenizi istiyor muyuz?
"Evvvett"

Program mı?

01 ağustos 2015 : Camerata Smyrna & Kadir Sonuk 
03 Ağustos 2015: Athens Quintet "Dimitrios Dounis" ve İtalyan solistler Raffaele La Ragione ve Camilla Finardi
05 Ağustos 2015: Borusan Quartet 
07 ağustos 2015: Çellistanbul 
09 Ağustos 2015 Fuego Trio 
11 Ağustos 2015: Olten Quartet 
13 Ağustos 2015: Camerata İzmir & Genco Erkal & Naci Özgüç


Bu arada bizi yine yalnız bırakmayan ve sahne tasarımını ve kurulumunu üstlenen sevgili Tahir Toker'e, bütün koşturmalarımızın içinde olup, her tür desteği veren çocukluk arkadaşı ve sevgili dost Richard Özatacan'a ve tabii ki yanımızda olan herkese teşekkür etmeden bitiremeyeceğim...


P.S Biletler için www.biletix.com/etkinlik-grup/105545090/TURKIYE/tr



21 Haziran 2015 Pazar

12 Saniyelik Yazı

Bir çok mitolojide 12 Tanrıya rastlanır.
Çin takvimi 12 hayvanlıdır.
Budha'nın 12 öğrencisi ve bildiğimiz 12 gezegen vardır.
Roma Hukuku 12 tablete yazılmıştır
Ve ben ayın 12'sinde hayatımda ilk defa bir Yunan adası olan Samos'a gittim!

İtiraf ediyorum bu 12 bir harikaymış dostum...

"Öyle zamanlar olur ki; Nereye gittiğin önemini yitirir. Çünkü asıl önemli olan, yanında kiminle gittiğindir" demiş Tolstoy

Hah işte ben de tam bunu diyecektim Leo. Çünkü ben bu yolculuğa tam da yanımda olmasını istediğim kişiyle gittim.

Hani bazen bir şeyin hayalini kurup durursunuz da bir türlü zaman ayıramazsınız ya, benim için de bu Yunan Adaları olayı, sopanın ucuna takılmış bir mendil gibiydi. Ne zaman gitmeye çalışsam, ya vize alamadım, ya izin... Bu sefer kesin olacak dediğim yazlarda hep bir rüzgar beni adaya değil de karaya sürükledi.

Ama hayatın matemetiği bir garip işliyor. Tam pes etmeye yaklaştığında alıp seni Pisagor'un adasına savuruyor. (Pisagor ya da Pythagoras, MÖ 570 - MÖ 495 yılları arasında yaşamış olan İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusudur.)

"Sayıların babası" olarak bilnen Pisagor, her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların nihai gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilebileceğine ve ölçülebileceğine inanmıştı.

Ben de kendisinden öğrendiklerimden yola çıkarak kendi denklemimi veriyorum size:

2 sevgili
2 sevgili arkadaş ile
1 adaya
12 haziranda gidip
4 gün kalırsa
10 numara bir tatil olurmuş...

"Helal sana Pisagor!"

......

Bu yolculuğun ana kahramanı aslında benden çok Ahmet. Tanıştığımız günden beri bana bu yolculuğu yaptırmak için sabit katsayılı hatırlatmalar yapıp, pasaportumu hazırlamam için dürtükleyip duruyordu. Bürokratik işlemlere ileri seviyede nefret duyduğum için her erteleme niyetimde, bir mesajla uyarıldıktan sonra bir sabah, şeytana bacağını yana çekmesini söyleyip,
Pasaport yenilemesi için Bodrum Emniyetine giriş yaptım.

Yarım günlük bir operasyondan sonra (biometrik fotoğraf, bankaya para yatırma, vb) evraklarımı, İstanbul'daki kadar usandırıcı olmayan, yeni liman içine taşınış olan pasaport şubesine teslim ettim.

"Ne zaman alırım acaba pasaportumu?"  Cher tadında tok bir sesle sorduğum sorumun cevabını "7 gün" diye aldıktan sonra bekleyiş başladı.

Gerçekten de 7. gün postaneden gelen umut dolu bir mesajın üzerine, gidip gıcır gıcır olan vize bakiri pasaportumu aldığım gibi, çantamı hazırlayıp, Samos'a gitmek üzere başlangıç noktası olan Kuşadası istikametine doğru yola çıktım.

Öğleden sonra Ahmet'le ve ertesi gün yola beraber çıkacağımız bir çift arkadaşımızla teknede buluşup, o geceyi hafif bir programla kapattıktan sonra sabah saat 5.00'de adrenalin pompalanmış damarlarımız sayesinde, en kanlı canlı halimizle yelkenleri karşı adalara doğru açtık.






 "Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez." demiş
Andre Gide (Nobel Edebiyat ödüllü Fransız yazar)...  Biz de arkamızdaki kıyıyı kaybedip, yeni karayı görene kadar 2 buçuk saat yol yaptıktan sonra cenneti gördük; İlk koy olan Posidonio.



Size bir şey soracağım: "Biz tam olarak ne zaman bu kadar arsız ve cennete inanmaz olduk acaba?

Bu denize döktüğümüz Yunanlılar, daha ilk koyda benim gönlümde taht kurdular. Hani tanımadan içinin ısındığı o nadir insanlara duyduğunuz gibi bir his. Hiç bozmadıkları doğanın içine yerleştirdikleri, taze boyalı, mütevazi ve minik evlerden oluşan camgöz bir balıkçı köyü yaratmışlar Posidonio'da. Evler derken de yanlış anlamayın, geleneksel Türk yerleşimindeki göt göte nizamdan, disiplin ve estetikten uzak yüzlerce evden bahsetmiyorum; toplasan 20 ya var ya yok...

Yüksek sesli bir huzur duraklaması ve iki kulaçlık sabah serinlemesinden sonra vakit kaybetmeden 2. koy olan Psili Amos'a demirledik.

Bak şimdi, bu adamlar hiç işi bilmiyor!

'Güzel Kum' anlamına gelen bu nefis koyda sadece 1 adet restoran ve ısrarcı bir sakinlik var. İnsanlar güler yüzlü ve kriz yaşamalarına rağmen kazıklama güdüleri henüz baş vermemiş. Salaş restoranda denize nazır konumlanıp, pastel tonlarındaki herşeyin içine gömülüp yol yorgunluğunu attıracak buz gibi ev yapımı beyaz şarap, Greek salata ve Amerikan ebatlarında gelen domuz pirzolaları midemize indirdikten sonra, başladığına hemfikir olduğumuz Tatilimizi yükselişe geçiriyoruz.










Tamam etraf güzel de, ya insanlar?
İşte bir tatilin en büyük kilit noktası. Ne demişler "İnsan insanı tatilde tanır"

Valla, ne kadar şanslı olduğumu söylerken (nazar için popomu kaşıyarak, bkz batıl inanç) bile şanslı hissediyorum çünkü bir teknede, yabancı sularda, yeni tanımaya başladığın sevgilin ve arkadaşlarıyla eğer hayatının en güzel tatilini geçiriyorsan, o sırt yere gelmez...

Aynı dili konuşan, aynı yerden gelmiş, aynı yere gitmek ve aynı keyiften bir parça daha ısırabilmek için can atan 4 kişi olarak biz Samos'u kevgire çevirdik. Dokunmadığımız köşesi, tatmadığımız lezzeti, kahkahalarımızla titremeyen taşı kalmayıncaya kadar yaşadık Yunan Adalarının en büyüğü olan Samos'u...



Detayları bir sonraki yazıda aktarmak üzere burada bitirirken, yine notaların matematiksel formüllere dönüştürülebileceğini keşfetmiş Pisagor'a, diğer 3 kişiye ve sizlere bütün bu günleri özetleyen bir Shirley Bassey parçası armağan ediyorum:)



"Let There Be Love"

Let there be you
Let there be me
Let there be oysters
Under the sea

Let there be wind
An occasional rain
Chile con carne
Sparkling champagne

Let there be birds
To sing in the trees
Someone to bless me
Whenever I sneeze

Let there be cuckoos
A lark and a dove
But first of all, please
Let there be love

Let there be cuckoos
A lark and a dove
But first of all, please
Let there be love

Hmm, love
Hmm, love

Let there be love

dinlemek için tıklayınız :) www.youtube.com/watch?v=YcwdfMzTPTk









30 Mayıs 2015 Cumartesi

Sen Düldülsün Ben Bülbül!

Hayatında en fazla Doğal memba suyu içmiş, Doğal makyaj yapmış, Doğal taşlı kolyeler satın almış ve 3-5 de Doğa belgeseli seyredip, yürüyüşe çıkmış birinden Doğanın Uyanışı'na hazırlıklı olmasını doğal olarak bekleyemezsiniz!

Ben de kesinlikle beklentilerinize cevap verecek şekilde büyük patladım...

Bahar ha geldi, ha geliyor derken sadece başımı yukarı kaldırıp, havanın ısınmasına odaklanmış olduğumu fark ettiğimde, Bahar alttan alttan bütün çalışmalarını bitirip, tüm heybetiyle karşıma dikilivermişti;

- Geçen yaz evin çevresine 'Eye of the Tiger' eşliğinde attığımız mıcırların yarısı yağmurla akıp, diğer yarısı da yabani otların saldırısına uğradı. (Amerikalıların Taş-Kağıt-Makas oyununa Yabani Ot seçeneğini ekleyip, kendilerini artık güncellemelerini ve kazananın kim olduğunu kesinleştirmelerini bekliyorum)

- Neredeyse 1 dönüm olan ön taraftaki toprak alan, yine yabani otların 1metreyi geçen boyları ve inanılmaz çeşitliliğiyle yerini ormanvari bir şeye bıraktı.

Bu durumda yapılacak en mantıklı şeyi yapıp, bahçe eldivenlerimi takıp kendimi vahşi ortamın içine bırakıverdim. Yaklaşık 3 saat süren yabani ot ayıklama seansından sonra sadece 2mertekarelik bir alanı (o da tam değil) otlardan temizlemiş, sırt ağrısından kamburu çıkmış ve elleri nasır tutmuş şekilde sürünerek yatağa girmeyi başarabildim.






















İstiladan Önce                                                                                         İstiladan sonra

"Nereden bulurum acaba şöyle aklı başında bir bahçıvan?" diye toplum arasında söylendiğim bir gün Gümüşlükte bir arkadaşım,

"Aaa dur bizim bir arkadaşın sürekli bahçıvanı var; Ali. Hemen sana yollayalım halletsin problemini" dedi
"Yaaa valla mı? Hadi Tayfun gelsin, neyse bedeli öderiz"

Hemen bahçıvan Ali'ye telefon çakan Tayfun,

"Tamamdır ben sana yolluyorum yarın saat 9.30da bize gelecek oradan da sana uğrayıp bakıp, ne gerekiyorsa yapacak"

Bendeki mutluluğu bir gör. Sanki dersin bahçıvan değil, bahçede gömü buldum!

Ertesi gün saat 13.00 gibi arayan Bahçıvan Ali, yarım saat sonra benim evdeydi. Kısa boylu, al yanaklı, beklenmeyecek kadar kibar konuşan ve güven veren Ali'yle bahçede yapılacakları konuşup, ajandamızı hazırladıktan ve fiyatta anlaştıktan sonra ondan haber beklemek üzere kanka modunda ayırldık.

"Tabii ya bak her işi erbabına bırakacaksın. Ne o öyle kendin debeleniyorsun. Hem de bak şansına ne düzgün bir köylüye denk geldin" diye kendi kendime bilmiş bilmiş böbürlenirken, sevincim ayın 20'sinde gelip, 29'unda bahçeyi teslim edecek olan Ali'nin, cevapsız çağrılarıma 5 gün boyunca dönmemesiyle yerini hafif bir gerginlik ve 'Yaralı Genç Kız' moduna bıraktı.

Telefonlarına dönmeyen adama yapılan ilk kadın hareketi olan mesaja yönlenip, adama arka arkaya ezik mesajlar atmaya başladım.

"Ali ama neden aramıyorsun? Böyle olur mu? Hani biz anlaşmıştık"
"Ali lütfen beni ara ama..."
"Ali seni anlamakta güçlük çekiyorum, biz böyle mi konuşmuştuk"
"Ali nooolduu...?"

Sanırsın adam beni evlenme vaadiyle kandırdı ve yok oldu!

Kafamdan çıkmayan cevapsız telefonlar ve mesajların 7.gününde Ali'nin yönlendirdiği bir bahçıvan beni aradı.
"Abla evde misin? ben gelip otları biçeceğim"
"Ahhh tabii evdeyim, bekliyorum"

Bende yeni bir heyecan ve umut yaratan, adının Demir olduğunu söyleyen, minyatür adam, elinde misinalı ot kesme aracıyla bahçeye dalıp, 1 metreyi aşkın otların hepsini mantıklı bir boya getirip, arkasında belli noktalara yığılmış ot tepeleriyle 3 saat sonra "Ben bunu yapmak için anlaşmıştım Ali'yle deyip beni terk etti... (Belli ki bahçıvanlık mesleğiyle uğraşan adamlarla bir ten uyuşmazlığım var!)

























* Bu aleti kim bulduysa sandviçi bulan adam kadar hayranlık duyduğum kesin!

Aradan geçen 10 günlük sessizlik bu sefer de traktörcü olduğunu söyleyen, adını sormaya tenezzül bile etmediğim (sanırım akıllanıyorum) bir adamla bozuldu.

Akşam üstü bahçeye mini traktörüyle gelen adam, bahçenin bir kısmında 3-5 tur atıp, Memo ve bana yığılı pisi pisi otlarını bahçenin öteki tarafına taşıtıp, bir tur da orada attıktan sonra bütün 'cool'luğuyla olay mahalini terk etti.

Noname Traktörcü




* Pisipisi otu: Hayat boyu görebileceğiniz en lanet ve yılışık ot olup, değdiğiniz anda üstünüzde kalıp bir de arsızca saplanıp, ilerleyen başağa benzer yabanilerin yabanisi...




Bu kadar kısa sürede, bu kadar çok terk ediliş yaşayınca insan biraz özgüven törpülenmesi yaşıyor itiraf edeyim.
"Arasam mı acaba Ali'yi?
"Yok canım ne arayacağım, canı cehenneme"
"Ama belki gelir, ararsam"
"Gelirse de açma kapıyı zaten, sözünü bir kere tutmadı cezalandırmak lazım"

 Bu aşırı şizofren düşüncelerin ardından
 Tabii ki aradım
 Ve tabii ki açmadı...

"Hiç kimseye güvenmiyorum" diye birşey yoktur, Zamanında o'na güvendiğim için, artık kimseye güvenmiyorum diye birşey vardır." demiş Aziz Nesin. Sanırım Nesin'in burada bahsettiği 'O' bahçıvan Ali olup, diğerleri de bahçıvan Demir ve traktörcü olmalı...

Eğer bir gün yolunuz Bodrum'a düşer ve buraya yerleşip, bahçeli bir eviniz olursa Gümüşlük tarafında Bahçıvan Ali diye bilinen kişiyle karşılaşmamanızı umarak, ot yolma işime geri dönmek üzere sizleri yazıyla baş başa bırakıyorum...


















23 Mayıs 2015 Cumartesi

Olasılıksızlık

- Neden?
- Sana en azından bu sorunu nasıl çözemediğini sormaya hakkım yok mu?
- Bana aynı şeyleri söyleyip durma, omuzlarını silktiğini görür gibiyim. Cevap ver. Düzgün bir cevabı hak ediyorum...

"Ama ben elimden geleni yapıyorum. Şu anda senin için yapabileceğim başka bir şey yok. Kendine bir bilgisayarcı bul ve sorununu çöz"

Hayalimde ben bu adamın kafasına modemi indirmeden önceki son konuşma işte böyleydi.

Peki bu adam da kim, bir anda ortaya çıkıp sinir bozan derseniz, O bir müşteri temsilcisi! Hatta hayatıma 1,5 aydır girmiş olan yüzlerce müşteri temsilcisinden sadece 1 tanesi.

Müşteri temsilcisi kimdir bilir misiniz? Bu adam veya kadınlar, bir firma bünyesinde işe başlayıp, belli numaraları çevirdikten sonra, önce 1e bas, sonra 3, sonra 5, sonra bekleyin komutlarının sonunda 11 dakika sonra karşınıza çıkan(şanslıysanız) ve sizi memnun etmekle (yanılgı) yükümlü insanlardır. Her sancılı bekleyişin sonunda bir güzellik beklentisi olan biz ölümlülerin duygularıyla hunharca oynayanlar da yine bunlardır.

"TTnet'e hoşgeldiniz, size nasıl hitap edelim, güvenliğiniz için bize önce bunu verin, sonra dinlenmeye razı olun, sonra da sorununuzu anlatın ama çözüm üretemezsek de telefonu kapatın ve hayatınıza devam etmeye çalışın"...

Şimdi bu konuşmaları düzenli sabah ve akşam yaklaşık 15 gün, farklı insanlara problemi her seferinde baştan anlatmak suretiyle yaptıktan sonra, insanda bir takım psikolojik kırılmalar ve sorunlar baş gösteriyor. Ve bir sabah güneşli bir günde sizden beklenmeyecek bir cinnet ile önce müşteri temsilcisinin kalbini sonra da modemi kırarak hayatınıza yeni bir adrenalin katıyorsunuz.


 “Tamam büyük bir icat ama bunu kim kullanır ki?” – demiş Amerikan Başkanı Rutherford B. Hayes, Alexander Bell’in telefonu için bundan yıllar önce.
Müşteri temsilcileri ve tabii ki Ben sayın Hayes. Hem de öyle kullanırız ki seni mahçup ederiz.

....

Ben, 1,5 ay boyunca önce bozulan bilgisayarım, sonra camı kırılan cep telefonum ve kesilen internetim için konuşmak zorunda kaldığım onca insandan sonra, bu işin galibinin onlar olduğuna ikna olarak, yeni bir bilgisayar ve vodafone'dan yeni bir internet hattı alarak, kaldığım yerden devam etmeye karar verdim.

Düşlerin bir besin değeri olsa, ben çözüme ulaşma düşümü bir gece, uyanıp yediğim için dehşete kapılabilirdim!

"Kurduğumuz tüm hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine" der Odyssea

Ben de tüm uğraşıma rağmen değiştiremediğim dünya için bir kadeh şarap koyar, kredi kartımın bir sonraki ekstresinde yazan rakamı ayaklarımı sürüyerek beklerken, sizlerden de gecikme için özür dileyerek "Şerefinize" der bu yazıyı burada bitiririm ....







16 Mart 2015 Pazartesi

GidipDuru...

22. hamlesinde yanlış yaptığını fark edip, atını geri çekemeyen bir satranç ustasının, yenilgiyi anlasa da kabul etmekte zorlandığı o 3-5 saniyeyi bildiniz mi?

Hani; zihni yenilmemişçesine bir sonraki hamleleri düşünüp, yalancı bir hayalin peşinde sürüklenir de bedeni olduğu yere çakılır kalır ya...

Hah işte öyle insanların birazdan biraz fazlası sanki buraya göç etmiş!

"Nereden çıkardın kuzum şimdi bunu?"derseniz, yaptığım küçük çaplı etraf keşiflerinde rastladığım insan profillerinden diyebilirim.


Şimdi burada kış aylarında belli başlı bölgeler haricinde bir atraksiyon yok. En faal olan yer de Bodrum Merkez. Hatta Bodrum Marinaya kadar uzanan Neyzen Tevfik caddesi diye iyice filtreleyebilirim isterseniz. Bu ana caddenin bir tarafı denize nazır olduğundan balıkçılara ve parklara ait, diğer tarafı ise her daim açık olan kafelere, restoranlara ve barlara...

Canı sıkılan herkes, ya da bir iki insan göreyim de içim açılsıncıları arıyorsanız, işte size açık adres.




Ee biz de taş değiliz ya aynı ruh haliyle arada o caddeye düşüp, 2 tur atıyoruz.

Sağ kaldırımdan Marina'ya kadar yürü, sonra Marina'nın içindeki Kahve Dünyası'na uğra, bir kahve iç, hesabı ödeyip, sol kaldırımdan garaja yürüyüp, evine dön...




İlk paragrafta bahsettiğim insan profili hakkındaki farkındalığıma dönersek, bu turlama olaylarının 4. tezahüründe, acı bir Amerikano (kahve türü) sonrası, yol üstündeki çocuk parkının kaldırıma taşan baskısından kaçıp, kafeler kısmına geçtikten hemen sonra ortaya çıktı.

Aaa bir baktım ki, en popüler 3 ardışık kafede oturan insanların hepsi, neredeyse aynı saatlerde, aynı masalarda oturup, yola bakıyor (biz şehirliler buna piyasa yapmak da deriz). Muhtemelen aynı şeyleri içip, aynı şeyleri konuşup, aynı eylemsizliğin bir sonraki gününü yaşıyorlar.


Fizik biliminde buna Atalet yani 'Eylemsizlik Hali' denir.

'Ataletli insanlar'; genellikle yavaş hareket etmeleriyle ya da hiç etmemeleriyle meşhurdur. Tembellik, yılgınlık, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Sitemkar hayat görüşleriyle yaşlarının toplamını alıp, size kötü tecrübelerini eşittir ile aktarma istekleri de devinim gösterdikleri tek zamandır.

"Ne biliyorsun?" demeyin

Çünkü bundan sanırım bir ay önce yanlışlıkla 'Ataletli İnsanlar Derneği'nin toplantısına denk gelmiş olabilirim (şüphem baki)...


Annemle oturduğumuz bir kafede, yan masadaki bir tanıdık vasıtasıyla kaynaşmış olduğumuz masadaki adam:
(Yaşı ve tavırlarıyla tahminimce Freud'un ölümünden bir kaç yıl sonrasında doğmuştu)

"Eee nasıl gidiyor bakalım Bodrum günleri?" dedi

"Fena değil, işte alışma süresi falan ama genel olarak mutluyum"

"Mutlu musun?

Hahahahahahahahahahah....

Bu kahkahanın açıklaması için bakınız Neyzen Tevfik sözleri:

"Bilmem ki nazlı yârim, niçin açmış gül erken. Zikrimi kaybettim ben, hayvan gibi gülerken."
(Belli ki bu adam oturduğu cadde itibariyle Neyzenin zikriyle bütünleşmiş)

"Daha dur bakalım yenisin. Mutlu olmak için erken"

Bak şimdi, pesimistliği her gün ağır kremalı bir cheesecake gibi tüketen bu adamın, kendi hayatına duyduğu tiksintiyle, benim bebek enginar yiyip, tazeliği hissettiğin günün aynı olması enteresan!


Muhabbeti tadında! bırakıp, izin istedikten sonra, kalktığımız bu masa sonrası, tecrübelerimden öğrendiklerim hanesine 3 madde daha eklediğimi söyleyebilirim.


1- Bilen ve Yapanlarla beraber ol
2- Bilen ama Yapamayanlarla mesafeni koru
3- Bilmeyen ve Yapmayanlara ise kesinlikle yaklaşma

Ne demiş Çinli Atalar, "Yavaş gitmekten korkma, öylece durmaktan kork"

Oldu o zaman ben gidipduru...:)