taşınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taşınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

'U' Dönüşü Yapılamaz!

"Evi öyle bir yapacaksın ki, sen ona değil, o sana hizmet edecek" demişti sanat yönetmeni bir arkadaşım. Benimki henüz hizmete hazır olmasa da, içinde yaşamama izin verecek kıvama geldi.

İlk iş İstanbul'a gidip, eşyalarımı toplayıp, anlaştığım nakliye firmasına teslim etmem ve 1gün sonra da geri dönüp, karşılamam gerekiyor.

Ne demiş Rumi:
"Yorulacaksan, zorlanacaksan, şikayetçi olacaksan, keşkelere sığınacaksan, söze “ama” diye başlayacaksan, girme aşk yoluna; aşk yolunda “u” dönüşü yoktur"

Ben de 'Ama'larımı daha önemsiz bir konuya saklamaya karar verip, 'aşk' yolunda tam gaza basıyorum. Yine bir Atlasjet bileti ve yine sabah erken uçağı...

Saat 9.00 uçağı ile Bodrum'dan İstanbul Atatürk havalimanına uçacağım. Ama uçmadan önce yürümeyi öğrenmek gerekiyormuş burada. Ortakent'teki evden havaalanına gitmek için uçak saatinden 2 saat 35 dakika önce Bitez kavşağına varman, otogardan da 1 saat yol giderek havaalanına ulaşman gerekiyor. Hadi bu kısmını bir şekil hallederim de Ortakent'ten Bitez'e nasıl ulaşacağım?
Eğer araban yoksa ve dolmuşa sırtını dayamayı düşünüyorsan, o sırt yerden kalkmaz ben diyim.

Taksi desen?
Burası kesinlikle bir Taksi cenneti değil. En yakın taksi durağı genellikle evine 10-15 dakika mesafede olup, fazla talep görmedikleri için olacak ki durak telefonunu açma alışkanlıkları da pek gelişmemiş. Yani eğer benim gibi son dakikacı bir yapınız yoksa, hafif bir titreme, dikkat dağınıklığı, kalp ritminde düzensizlikler ve ağız kuruluğu gibi yan etkilere açık olun.

Yola çıkıp bakıcaz artık...

Saat 5.30'da Yahşi-Ortakent sokaklarında sırt çantamla yürümeye başladım. Saat kontrolü dakika başı düzenli. Yaklaşık 5 dakika yürüdükten sonra, arkamda bir araba sesi duyuyorum.

"Allahım boş bir taksi mi o yoksa çöldeki su mu?

Vallahi Billahi bütün evren benim buraya taşınmamı destekliyor... Taksiye atlayıp, Bitez kavşağını es geçip, otogara sürüyoruz.

----

Sorunsuz bir uçuştan sonra, İstanbul beni yine ağlak bir surat ve mızmız tavrıyla karşılıyor.
Özlemiş miyim?
"Hem de hiç"

Saat 12.30 gibi Nişantaşı'daki daireme ulaştım. Hani evin burnunda tüter ya onca zamandan sonra, bende tık yok. Sevgiyi ve zamanı tüketmiş eski sevgililer gibiyiz; o bana ben ona yabancı. Sanki biz yaşamadık onca şeyi ve sanki hiç dokunmadık birbirimize...

Nişantaşı ev -salon





Oscar Wilde'ın tecrübelerine kafamı yaslayıp, mutlu etmek istiyorum İstanbul'u son kez...

"Kimi gittiği yeri mutlu eder, kimi terk ettiği yeri" (Oscar Wilde)

18 Eylül 2014 Perşembe

Sezaryen Olmaz mı?

Sosyal Medyacı olduğumdan bahsetmiş miydim size?

Evet ben 5,5 senedir freelance olarak, evinin salon masasına kurduğu ofis kurgusuyla hayatını idame ettiren, yeni nesil olmasa da yaptığı işle yeni nesille aşık atan bir iş kadınıyım.

Çalıştığım derginin yazı işleri müdürlüğü mertebesinden, düşük maaş ve insanlık dışı çalışma şartları yüzünden ayrılalı tam 5,5 sene olmuş. Belki Haydar Paşa garının önünde durup "İstanbul seni yeneceğim" dememiş olabilirim ama kendimce ben o şehrin ipliğini pazara çıkarttım.
Tek başına bir ofis dolusu insan gibi davranarak, geçirdiğim yılların ekmeğini tam yemeye başladığım bu dönemde, içime giren iflah olmaz 'Gitme İsteği' her sabah 'günaydın' dediğim bir komşuya dönüştü.
Hayatın güzel, Nişantaşı'nda konforlu bir evin, arkadaşların, müşterilerin var. Daha ne istiyorsun be kadın?
Gitmek...

Bodrum tatilimin 3. günü sabahı, annemle ve kardeşimle kahvaltımızı yaparken, ağzımdaki baklayı, zeytin tabağının yanına koyuverdim:
"Ben buraya yerleşmek istiyorum!!!"
"Ne dersiniz? Saçmalıyor muyum? Nevrotik bir kadının akıl almaz anlık gel-gitlerinden biri mi sizce bu?"

Hiç beklemediğim bir cevap alıyorum en senkronize halinden:

"Düşünme bile, yeterince kaldın oralarda, gel burada huzurunla yaşa artık"

Sessizlik...

Bu kadar basit olduğunu düşünmediğim bu cevap karşısında, diğerleri ekmeklerine yağ-bal sürmeye geri dönse de ben iştahtan hafif kesilir gibi oldum.
"Naparım ya, nasıl olur, ev mi bakmaya başlasam, işim ne olacak, ya oradaki düzen..."

Annem benim tıkandığımı göz ucuyla görüp; "Kendini bunaltmayı bırak, evin var işte. Git Yalıkavaktaki evde kal, eşyanı da sat, buradan yenisini alırsın. Bu kadar basit"...

Annem; hareket kabiliyeti oldukça yüksek, genlerinde çingenelik olduğunu düşündüğüm, gezgin ruhlu ama bir o kadar da yerleşik düzen çılgını, 350 adet beyaz gömleği ve yaklaşık 60 tane eski küpü olan ironik bir kadın kahraman benim için.

Ama ben eşyalarımdan vazgeçmek istemiyorum. Üstelik 50 metrekare bir evde, pansiyoner gibi hayat süren, orta yaşlı, bütün hayatını silip atıp Bodrum'a yerleşmiş, tok sesli, rakıcı kadın grubuna mensup olmaya da hiç niyetim yok.

"Yok bir ev bulmam lazım. Eşyalarımdan ayrılamam. Onlar benim tarihime şahit oldular. Hem de her anına, göğüs gererek yıllardır. Şöyle bahçeli, şömineli bir ev istiyorum aslında, var mıdır dersiniz?"

Annem beni hiç sallamayan bir tavırla "Bak işte o zaman, git araştır, bul"...

Bunun anlamı: Ne yaparsan yaptır bizim ailede. Bu da demek ki bundan sonrasında tek başına ufuk çizgisine bakan kızılderili ben olacağım bir işaret görmek için keskinleşmiş şahin gözlerimle.

O bütün gün nasıl geçti derseniz; pırpır bir kalp, hafif daralmış nefes borusu, enseden ara ara gelen ürpertiler, coşkulu ve kontrolsüz duygu çıkışları ardına yerleşmiş karamsar ve yine kontrolsüz inişler...




"Bu sancı ne zaman biter doktor bey?"
"Bana bir epidural mi yapsanız?"
"Ya da boşverin hepsini sezaryenle doğurtun bana bu yeni çocuğu".